18 Aralık 2009 Cuma

Anestezi

Bardakta duran kalp şeklindeki buzumla ve kıçımdaki dikişlerle mutluyum. Kanıma yeni kaynayan alkol molekülleriyle hafifmeşrep yaşıyorum.
Çokta takmıyorum… Geleni… Gideni… Gireni… Çıkanı… Çakılanı… Yükselenini veya Ay burcunu.
Ne olduysa oldu. Göktaşları çarpar Ay’ın yüzeyine..
Ben hala yollara baktığımda scooterıyla ön kaldırarak rıhtıma inen motorsikletçileri gördükçe, takmıyorum pek. Geleni… Gideni… Çarpanı… Giydireni… vs… vs…
Terkedilmiş eski bir binanın önünde böyle düşünürken nedense esti kafama ve diktim şişeyi biraz daha.
Havadan sudan düşündüm. Kuru ayaz ve yağmurlu günlerin arifesindeyiz diye.
Ah keşke dertlere gömülü olsamda üzülmesem etrafımdaki insanların dertleri için. Kalp şeklindeki buz vururken bardağa kulağım kayıyor arka odamdaki telefon konuşmasına.
Ama pekte takamıyorum artık … Geleni … Gideni … Üzüleni … Kendini savunmak isteyeni … Yanlış anlaşılanı …
Ah… ah… Tek derdim ömürlük ”…” larım ve kafiyeli cümlelerim. Yani klişelerim. Anlatmak isteyipte söylemek istemediklerim.
Yırtılan kıçımada dikiş attım… Pekte umursamıyorum artık kuyruk acımı.
Taaa ki anestezi etkisini kaybedene kadar.

İnat

Midem ağzımda ve reflüm tavan yapmış durumda. Bulantı ve baş ağrısından bahsetmiyorum bile.
İnat bir keçinin hayatta kalmak için sıklıkla kullandığı bir şeydir. Ben inadımı keçilerden ödünç alıyorum.
Özellikle sabretmek konusunda çok inatçıyım.
Şu anda elime bir megafon verseler dünyaya söylemek istediğin hiçbir şey yok. Yazmaya devam etmemin tek sebebi tahmin edeceğiniz gibi, inat.
Bir zamanlar kafamda bir kitap fikri vardı. Kitabın kahramanlarının hiçbir sorunu yoktu. Aptallar gibi mutlulardı. Hiç bir dertleri yok ve inadına kitap boyunca hiçbir dertleri olmayacaktı.
O kitap fikrine ne oldu diye soracaksanız.
Hala ilk cümlesini yazamadım.
Çözümler yoksa sorunlarda olmaz. Korkular yoksa isteklerde olmaz… Diye düşünmeden edemiyorum.
Çünkü hiç bir şeyin dert edilmediği bir dünyada bırakın kitap yazmayı bir hikaye bile oluşmaz, hatta insanlar diyoloğa girmeye tenezzül bile etmezler. Kitap boyunca havadan sudan bahsetmeyeceğime göre ve kitabın kahramanlarının hiçbir derdi yoksa…
Ama bu kitabı yazmak benim derdim ve inadına başlangıç cümlesini arıyorum.
Şu anda kafamda bir kıvılcım çaktı…

Kaçış 2

  • Tanrıyla insan tartıştı.
Yapaylık kazandı. Rol yapmak, ne idüğü belirsizleştirilmiş organik ürünler, asansör müziği, yarım ağız diyologlar, antidepresanlar, protez bacak, elektronik dalak…
  • Bir dünya vardı onada elektrik hattı döşedik.
Sırf hayatlarımızı kolaylaştırmak için! Sonucundada o elektriğin nasıl işlediğini öğrenmek zorunda kaldık. En nihayetinde birilerini elektrik çarpmasından dolayı kaybettin. Bundan dolayıda birileri elektrikle uğraşırken çarpılırsa nasıl omuz atıp hayat kurtaracağımızı. Bir de ne kadar hızlı ambulans çağırabileceğimizi keşfettik. Bu sırada beynimiz bir yığın şimdilik önemsiz radyasyona maruz kaldı. Ambulanstakilerde nasıl elektroşok yapılacağını öğrenmiş bulunmaktaydı bu sırada....vs...vs...
  • Benimde bir iç dünyam var.
Herşey heryerde, herşey yerli yerinde. Herşey üstüste gelirken ben dünyanın merkezinde 3 kere tur atmışken ve sonucunda küçük egomu gırtlaklarken, şöyle düşündüm kendi kendime.
”Neden bu kadar kaçtım ki kendimden? Hayatımı kolaylaştırmak için mi?”

Kaçış

bazen taşın üstüne yatıp tavana bakmak daha iyi gelebiliyor. emin olun şu anda çimlere uzanıp gökyüzüne bakmayı hiç istemiyorum.
tavanda kendilerine lamba takılmasını bekleyen iki tane kablo var. gayette sabırlılar. hiç kendilerine lamba takmayı düşünmedim. gidip yer lambası aldım onun yerine.
neden kaçıyorum ki?
neden anlatmıyorum ki?
tavan kan çanağına dönmüş gözlerime gürültü gibi geliyor.
neden hala konuyu değiştirmeye çalışıyorum?
derin nefes al… 10a kadar say.
beynimin sol kısmı… en büyük dertlerimden bir tanesi. özelini niye bütün dünyaya açıyorsun ki diyerek beni yazmaktan alıkoyuyor. hayatımın neresi bu kadar özel ki. sanki sağ beynim olayları olduğu gibi sunacak size.
hayır kesinlikle. sol beynin hüsnükuruntularından ibaret herşey.
çatılarından atladığım binaları omzumda taşımaktan sıkıldım, kararımı verdim, dibe vurana kadar bu zeminin üstünde böylece uzanacam. yeterince deniz seviyesindeyim zaten. dibe vurduğumda ise kazacağım ve başka bir boyutta tepede olacağım.
sadece uyurken giyilen bir pijama olmaktan sıkıldım artık.

Blokaj

Her şeyin bir yeri ve zamanı var. Benim yazı yazmamında.
Sonsuzluktan buraya gelmiş ve geçipte geldiği yere geri dönmüş saniyeler bana şunu sordurdu;
Yazmak için elimde neler var?
Bende hemen sordum kendime. Neleri dert edebilirim? diye.
Pek birşey bulduğum söylenemez.
—BLOKAJ—
Kelimeler kafamda uçuşmuyor. Kurduğum her cümle bir sonra gelecek olanı tıkıyor. Söylenecek o kadar çok şey var ki hiç konuşmamak en iyisi.
Dolu küllüklerimle gayet idare ediyorum ben.
—BLOKAJ—
Gerisi gelmez. Şu an için zorlamanın alemi yok.
Enerjimin ve zamanımın %10 unu bile yapmak istediğim şeyler için harcayamıyorum.
Ben neyin peşindeyim?

Etki - Algılama - Tepki

Bütün duygularımın ötesinde beynimde sadece umursamazlık kaldı.
Tüm yavaşlatıcıları hayattan def etmenin üstüne soğuk su niyetine bir umursamazlık.
Kırık dişler, daha alındığı günü bile kurtaramayan elektronik aletler, çin malı insanların saçma sapan bakışları, vasat doğaçlama provası, 5 saniyede bir tekleyen bir gün, izin gününde iş yeri için yapılan tünel kadıköy arası hamallık ve birde üstüne laf yemenin hatırına…
…Boşver…
Işığı kapa. Blogu kapa, bilgisayarı kapa, herşeyi kapa.
Göm kendini sessizliğe ve kendini bile duyma.
Ne lanet edeceğim, nede kutlayacağım doğan ve biten günleri, sadece kendimi soyutlayacağım. Ne güzel şeyler nede kara kara düşüneceğim. Sadece bir sigara daha içip kendimi boşluğa bırakacağım.
Çünkü şu an hiç bir şeyi siklemiyorum.
Çünkü bu gece, hiçbir şey beni etkileyemez.
Çünkü bu gece, hiçbir şeye tepki göstermeyeceğim.
Çünkü son geçirdiğim 24 saatten hiç bir bok anlamadım.

Apranax

Değişkenliğin bini bir para ama değeri yüksek. Çevre koşullarına bağlı değişimde değil çünkü çevre o kadar çabuk değişmiyor. Bizimkisi tamamen kaşıntıdan mütevellit.
Alakaya limon sıkmak!
Normalde insan zevk, güven ve inanç üçgeninin içinde bir hayat tarzı oturtup ona göre yaşar. Benim yaşam tarzım inat, kaşıntı ve baş ağrısından oluşan bir eşkenar üçgen.
Hadi sorun bana… Neden bu kadar çok Apranax içiyorsun? diye.
Ben gündelik hayatımda su içmem bu yüzden günlük su ihtiyacımı ağrı kesicilerle beraber içtiğim suyla karşılıyorum. Zaten gündelik yaşıyoruz. Su mu içelim bütün gün?
Üçgenim büyük anlıyacağınız.

Brokoli

Bir şeyler üretmek için illede hayatımdan memnun olmaktan vazgeçmem mi gerekiyor?
Hiçlikten başka hiçbirşey hissetmeyen bir insan hayatından nasıl memnun olabilir. Ben oldum, bir aralar kendimi bu şekilde savundum ve başarılı oldum.
Ama ucundan kıçından bir hayattan memnun olmakla hayattan memnun olmak arasında dağlar kadar fark var.
Şu aptal satırları yazmak için bile birşeylerden vazgeçtim çünkü birşeylerden vazgeçmek gerektiğini de biliyorum. Ağlamayana hiçbir zaman mama yok.
Peki ya duygu sömürüsü yapmayı sevmiyorsam. Peki ya nispet yapmayı daha çok seviyorsam.
Söylenecek o kadar çok şey var ki hiç konuşmamak en iyisi.

Bakkal Çırağının Hayal Kovalamacası

Selamlar abla. Ben nacizane 15 yaşındayım ama size çok feci vurgunum. Lütfen beni dinleyiniz.
  • Çat ***
  • Tak Tak ***
Sigaranızı unuttunuz.
  • Kıt, Çat ***
  • Tak tak ***
Hani benim bahşişim.
  • Kıt, Tokat, Çat ***
Yıkılan dünyalar. Soyutlanan bir çocuk. Gözü kararır ve halüsinasyonlar başlar. Arkasına 1 tane Ispanyol çingenesi elinde gitarıyla gelir ve yediği tokadın üstüne ateş gibi flamenko ile yarasına tuz basarlar.
Oda kendini gerçekten yaralar ve akan kanıyla kadının kapısının karşısındaki duvara ”Lütfen beni sikleyiniz!” diye yazar ve çeker gider. Üzerindeki çakma Abercrombie sweatshirtü atar ve atletiyle kalır.